Herkesten çok kendine yabancıydı şu anda. Gözleri kapanıyordu. Ama uyumak istemiyordu. Düşleri hiç sevmezdi. Hele, eksik yaşananları. Boğazında prangalanmış bir sesle sövdü kendi kendine. Tanyeri, günün en savruk, en çıplak, en kıskanç ve en
el değmedik saatiydi. Balta girmemiş ormanların ıssızlığıydı yürek gölgelerinde yaşanan. Güneş hep ertelerken doğumunu, içindeki yaralar kabuk bağlayacağına daha da deşiliyordu.
Göğsündeki mahşere yeni bir sigara sundu. Çılgın bir ağrı saplanmıştı başına. Başka kim kırbaçlıyordu beyin hücrelerini bu saatte? Giderek büyüyen ağrı genzini yaktı bir ara. İndirdi sandalyeden ayaklarını. Dudaklarındaki tuzu emdi. Ayağa kalkıp balkon demirlerine yaslandı. Paris, mezar kokuyordu. Belki de kendi çürüyen etinin kokusuydu bu.
Bu kent, bozulmuş yeminlerin kentiydi. İstanbul ise, paketlenmiş duyguların. Birden çok uzaklara göçmüş buldu kendini. Balkonda değil, Andoz kalesinin surlarındaydı. İskitlerin, Kolhların, Haliblerin, Tibarenlerin, Drillerin, Kimmerlerin baskınına uğruyordu yüreği.
Bir ambulans geçti Montparnasse'a doğru. Bir özlem sireni buğulandırdı bakışlarını. Kaleyi çevreleyen o hiç görmediği iki derenin serin sularına bırakmak istedi yorgun bedenini.
Kentin tüm binalarının zillerini çalıp kaçmak geldi içinden. Tüm pencerelerini taşlamak, tüm camlarını kırmak. Bedenini soğuk bir ter kapladı. Başını kaldırdı. Menekşe rengi bulutlara acı acı gülümsedi. Gözlerindeki ışık süzülüyordu yavaş yavaş. Ayaklarının altında bir gökyüzü boşluğu derinleşiyordu. Avlanmak istemiyordu artık. Ölümü yüreğinde avlayacaktı.