Kuzeyin en güney noktasında konakladım. Gidişin yolculukta bıraktığı iz içimde. Her uzaklaşma, ölüme biraz daha yakınlaşma.

Otel neredeyse boş. Yanağını barın soğuk camına dayamış bir kadın. Durgun. Neredeyse bakışsız. Gözbebekleri yitik. Kadeh tutan upuzun parmakları devingen yalnızca.

Kısacık saçlarında yansıyor masasındaki mumun ölgün ışığı. İnce bedenini kucaklayan koyu yeşil balıkçısı gözleri renginde. Ama hâlâ yitik gözbebekleri. Bakışsız duruveriyor. Tam karşımda. Burada hiç kimse olmasa bile, o beni varetmeye yeter. Kendimden sıyrılıyorum. Onun varlığına ulaşıyorum. Bakışlarımdan tedirgin değil. Çünkü yoğunluğu yok benden yana.

Yanağını çekiyor camdan. Kuşkusuz üşüdü. More paketinden bir sigara çıkarıyor. Eli boşlukta bir an duraksıyor. Sonra el çantasını karıştırıyor. Çakmağını arıyor. Şimdi yerimden kalkıp sigarasını yakmalıyım. Ama olmaz. Bu denli sıradan bir adım olmaz. Olmamalı.

İlk kez dudaklarında bir gülümseme tonu. Çakmağını buluyor. Sigarasını yakıyor. Belki de bir sınavdı bu çakmak arayış. Belki de belirsiz bir çağrı. Ayrımsıyordu bakışlarımı belki de. Hem de başından beri. Ama böyle düşünmek istemiyorum. Sıradanlığa indirgemek istemiyorum imleri.

Onun vermutu benim martinimi yenileme girişimimle çakışıyor. Garson
doğal olarak önce onun masasına yönelecek. Hayır. Önce benim martinimi yeniliyor. Sonra onun vermutunu.

-C'est bizzare.
-Tuhaf olan ne?
-Biraz sonra sağanak bastıracak. Oysa pazartesileri hiç yağmazdı.
-Asıl tuhaf olan bu değil mi?
-Asıl tuhaf olan, bunun üzerine konuşmamız.

Susuyorum.

-Belki de asıl tuhaf olan, bu denli konuşmak istemenize karşın susmayı yeğlemeniz.
-Yeğlemedim. Öylece sustum işte.
-Bu da tuhaf!

Camlara yağmur damlaları vuruyor. Önce tek tük. Sonra biteviye.

-Masanıza gelebilir miyim?
-Siz bilirsiniz.

Gidip masasına oturuyorum. Sırtını bara dayamış garsonun bakışları bomboş.

-Niçin bunca zaman beklediniz?
-Niçin?
-Gelmek için.
-Bilmem. Çok dingin ama o denli de dokunaklı bir duruşunuz vardı.
-Bugün kocamı gömdüm.
-Pardon?
-Eşim. Dün öldü. Bugün cenazesi vardı.

Gözlerine bakıyorum. Gözbebekleri hâlâ yitik.

-Şaşırdınız mı?
-Evet. Belki de hayır. Şaşırmaktan öte. Otelde konaklarken mi oldu?
-Otelde oldu. Ama konaklarken değil. Otel benim.
-Anlamalıydım.
-Nasıl?
-Garsonun sizden önce bana servis yapmasından.
-Dikkatlisiniz.
-Keşke olmasaydım.
-Oldurulmasaydınız.

Yine çakışıyor gözlerimiz. Bebeklerinin ayrımında gibi oluyorum bu kez.

-Neden öldü?
-Kalp. Sanırım.
-Nasıl "sanırım"?
-Doktor öyle dedi. Bugünlerde her ani ölüme kalp damgası vuruyorlar. Bence o kalpten değil, kalpsizlikten öldü.

Susuyorum. O da. Sağanak geldiği gibi gidiyor. Camların ardında akşam, tüm renkleri götürüyor. Birşeyler bir yerlere ulaşmıyor. Bir yerler birşeyleri çekiyor. Ama içermiyor. Ulaşmak, varmak olmuyor.

-Çok sessizsiniz.
-Bilmem, daldım.
-Ama sizi duyuyorum.
-Pardon?
-Asıl duyulan sessizliktir. Sizinkini duydum ben.
-Benimkini duymak olanaksızdır.
-Biryerlere ulaşamamaktan kaygılı değil misiniz? Ulaştığınız yerin varmak istediğiniz yer olmamasından?

Gözlerine bakıyorum. Gülümsüyor.

-Sizi çok şaşırttım. Sanırım. Dilerseniz biraz dışarı çıkalım.

Garson koşup kapıyı açıyor. Bahçedeyiz. Çok yukarılarda, neredeyse aya yakın, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru bulut kümeleri sürükleniyor. Tersi yönde de bir rüzgar. Çok aşağılardan esip geçiyor. Buz gibi eliyle elimi tutuyor.

-Biliyormusunuz? Kocamı gerçekten de gömmek isitiyorum.